Sylvia Plath 1932'de Massachusetts'de, Alman bir baba ve Amerikalı bir anneden dünyaya geldi. Babası Otto Emile Plath, Almanya'dan Boston Üniversitesi'ne gelmiş bir Alman zooloji profesörüydü. Sylvia henüz 8 yaşındayken babası Otto rahatsızlanarak öldü. Hayatı boyunca ileri derecede manik-depresif bozulukla yaşamak zorunda kalan Sylvia için bu olay bir dönüm noktası oldu. İlk şiiri 1940 yılında, 8 yaşındayken yayımlandı.
Plath, kazandığı Fulbright bursuyla Cambridge Üniversitesi'ne gitti. Şiirleri öğrenci gazetesi olan Varsiry'de yayınlanıyordu. Okulda eğitimine devam ederken geçirdiği ağır depresyon neticesinden intihara teşebbüs etti.
1956 yılında daha sonra eşi olacak olan ingiliz şair Ted Hughes ile tanıştı. Evlendikten sonra eşi ile birlikte Boston'da yaşamaya başladı. Sylvia hamile kaldıktan kısa bir süre sonra eşi ile birlikte Londra'ya yerleşti.
1963 yılında ''Victoria Lucas'' takma adıyla tek romanı olan Sırça Fanus'u yayınlandı. Roman ancak ölümünden sonra gerçek adıyla yayınlandı. Üniversitede yaşadığı bunalımlı günleri yarı otobiyografik bir dille anlattığı romanında hayatındaki kişileri ve olayları detaylı olarak anlattı. Plath'ın annesi kitabın ABD'de yasaklanması için girişimde bulunsa da başarılı olamadı.
1962 yılında ilk çocuklarının doğumundan kısa bir süre sonra çiftin arası ihanet yüzünden açıldı. Yaşadıkları ve depresif kişiliği yüzünden girdiği depresyon sonucunda 11 Şubat 1963'te evinde çocuklarına süt ve kurabiye hazırladıktan sonra kafasını fırının içine sokarak intihar etti. İntiharı yüzünden eşi Ted Hughes eleştirilere maruz kaldı.
11 yaşından beri günlük tutan Sylvia, ölümüne dek bu alışkanlığını sürdürdü. 1980 yılında, ''Sylvia Plath'in Günceleri'' adıyla yayımlandı.
ESERLERİ:
- Ariel
- Johnny Panik ve Rüyaların Kutsal Kitabı
- Sırça Fanus
- Üç Kadın
- Sylvia Plath'in Günceleri
- Suyu Geçiş
BAYAN'IN DÜŞÜNCELERİ:
Çok farklı bir yaşamı var Sylvia Plath'in. Hele intiharını okuyunca ağzım açık kaldı. Yazarın tek romanı Sırça Fanus. Yaşamını okuyunca bu kitabı hiç vakit kaybetmeden okumam gerektiğini düşündüm. Umarım okurum kısa zamanda...
Sevgiler!
roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
15 Şubat 2015 Pazar
#okuduklarım30: Kuyucaklı Yusuf/Sabahattin Ali
Kitap: Kuyucaklı Yusuf/Sabahattin Ali (roman)
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları
Sayfa: 220 Sayfa
Sabahattin Ali.
Nasıl tarif edeyim bu adamı bilmiyorum. Kalemini beğendiğim, okurken farklı bir hissiyata sahip olduğum bir yazar... Şu ana kadar dört kitabını okuyup, hani ''gerçekten bu benim yazarım'' dediklerimden biri. Kuyucaklı Yusuf ile yine benim gönlümü fethettiği kesin.
Çocuk yaşında, bir gece ne olup bittiğini anlamadan hayata bir adım geride başlıyor Yusuf. Eşkıyalar Kuyucak köyünü basıp anasız babasız bırakıyor Yusuf'u. Kaymakam Salahattin Bey hemen kol kanat geriyor ve yanına alıyor bu küçük çocuğu. Kendisi için bir oğlan, kızı Muazzez için ise bir ağabey oluyor Yusuf...
Hemen alışamıyor Yusuf yeni hayatına. İçine kapanık, sessiz sedasız bir yaşam sürüyor. Hayat olduğu yerde duracak değil ya... Aylar, yıllar geçiyor. Muazzez evlenme çağına gelince annesi Şahinde kızı için en iyi damadı bulma telaşı içine giriyor. Bir gün Muazzez'i istemeye geliyorlar ve ortalık karışıyor... Bu fenalık uzun zaman yakalarını bırakmıyor.
Bazen eski yaşantısını geri istiyor Yusuf. Kendi evini,köyünü bırakıp başkasının yanında yaşamaya başlamamış olmak istiyor. Yalnız kalıyor. Belki pişman oluyor...
Bence okunmalı. Biraz eski dilde yazılmış kitapları da okumayı seviyorsanız tavsiye edebileceklerim arasında. Ve hala Sabahattin Ali'yle tanışmadıysanız hemen tanışın!
Diyeceklerim bunlar. Sabahattin Ali'nin hayatına ve eserlerine de buradan göz atabilirsiniz.
Arka Kapak:
"Bu manasız ve yabancı hayatta bir tek şeye hakikaten sarılmış, hakikaten inanır gibi olmuştu. Bu da karısı idi. Muazzez'in varlığı Yusuf için büyük, boşlukları dolduracak mahiyette bir şey değildi, fakat onun yokluğu müthişti. Onun bu kadar sebepsiz yere, bu kadar insafsızca Yusuf'un hayatından koparılması çıldırtacak kadar acı idi. Hayatında asıl aradığı şeyin Muazzez olmadığını biliyordu, fakat Muazzez olmadan bunu aramaya muktedir olamayacağını sanıyordu."
Kuyucaklı Yusuf Türk edebiyatının belki de en romantik kahramanıdır. Hayatın ve insanların zalimliği karşısındaki naif duruşu ile bir yandan trajik bir sona ilerlerken, bir yandan da yaşadığı lirik aşk hiyakesinin kahramanı olarak edebiyat tarihinde yerini almıştır.
Kuyucaklı Yusuf'un 1985'te çekilmiş bir de filmi var. Filmin kalitesi düşük olsa da linki burada. Ben hemen izlemeye gidiyorum :)
Sevgiler!
8 Şubat 2015 Pazar
#okuduklarım29: Bin Muhteşem Güneş/Khaled Hosseini
İki kadının kesişen hayatları, üzüntü, savaş, hasret, pişmanlık...
Hem savaşın getirdiği zorluklar hem de kadınların yaşadığı zorluklara değinen bir roman. Okurken gözlerinizin dolu dolu olduğu, içinizi acıtan, unutulmaz nadir eserlerden biri.
Meryem dünyaya gözlerini bir harami olarak açmış, yani nikahsız bir beraberlik sonucu doğmuştur. Bunun getirdiği olumsuzlukları hayatı boyunca da hep yanı başında hissetmiştir. Küçük kız çocuğu Meryem, hayat karşısına her ne çıkarırsa çıkarsın yaşam mücadelesini devam ettirmeye çalışmıştır.
Bir de Leyla... Arkadaşları tarafından çok sevilen bu kız da, ilerisi için düşündüğü hayallerini gerçekleştirmek istiyor. Fakat hayat hiçte beklediği gibi olmayacaktır. Savaşın getirdiği zorluklarla mücadele etmek zorunda kalacak, çok başka bir hayata sürüklenecektir.
Bu çok farklı yerlerden gelen, farklı hayatlara sahip iki kadın günün birinde, zorlu hayat mücadelesine beraber devam etmek durumunda kalırlar. Yaşam onları çok acı şeylerle sınar...
Khaled Hosseini'nin Afganistan kadınlarına adadığı bu kitabı, herkes okumalı. Ben Khaled Hosseini'nin tüm kitaplarını okumuş olup, kalemini çok beğeniyorum. Sadece üç kitabı var yazarın ve bence hepsini de okumalısınız... Hoşça kalın.
Sevgiler!
Hem savaşın getirdiği zorluklar hem de kadınların yaşadığı zorluklara değinen bir roman. Okurken gözlerinizin dolu dolu olduğu, içinizi acıtan, unutulmaz nadir eserlerden biri.
Meryem dünyaya gözlerini bir harami olarak açmış, yani nikahsız bir beraberlik sonucu doğmuştur. Bunun getirdiği olumsuzlukları hayatı boyunca da hep yanı başında hissetmiştir. Küçük kız çocuğu Meryem, hayat karşısına her ne çıkarırsa çıkarsın yaşam mücadelesini devam ettirmeye çalışmıştır.
Bir de Leyla... Arkadaşları tarafından çok sevilen bu kız da, ilerisi için düşündüğü hayallerini gerçekleştirmek istiyor. Fakat hayat hiçte beklediği gibi olmayacaktır. Savaşın getirdiği zorluklarla mücadele etmek zorunda kalacak, çok başka bir hayata sürüklenecektir.
Bu çok farklı yerlerden gelen, farklı hayatlara sahip iki kadın günün birinde, zorlu hayat mücadelesine beraber devam etmek durumunda kalırlar. Yaşam onları çok acı şeylerle sınar...
Khaled Hosseini'nin Afganistan kadınlarına adadığı bu kitabı, herkes okumalı. Ben Khaled Hosseini'nin tüm kitaplarını okumuş olup, kalemini çok beğeniyorum. Sadece üç kitabı var yazarın ve bence hepsini de okumalısınız... Hoşça kalın.
Sevgiler!
17 Ocak 2015 Cumartesi
#okuduklarım26: İncir Kuşları/Sinan Akyüz
Bu kitapta beni etkileyen şey, içinde barındırdığı aşk değilde savaşın gerçekleri oldu. Başlarda çok basit gibi geliyor. Hemen bir aşk hikâyesiyle karşılaşıyorsunuz. Fakat sayfalar ilerledikçe, kendinizi savaşın içinde bulunca bu basitlik kayboluyor...
Savaş nedir? Soykırım nedir? Günümüzde de evet savaşlar var. Ve biz 'savaş' kelimesini rahatlıkla kullanabiliyoruz. Çünkü hiç, bir gece yarısı bomba sesleriyle uyanmadık. Çocukların 'anne' diye seslenen çığlıklarını işitmedik. Eli silahlı bir askerle sokağın herhangi bir köşesinde karşı karşıya kalmadık...
Dışarıdan görebildiğimiz kadar biliyoruz. Savaşın asıl gerçek yüzünü bilmiyoruz. İnşallah ömrümüz boyuncada bu gerçekle karşılaşmayız...
Şöyle anlatacak olursam; kitapta güzel bir Boşnak kızına aşık iki genç olsa da, kızın gönlü birinden yanadır. Diğerini ise "kalbimde iki kişiye yer yok" diyerek reddediyor...
Bunun yanı sıra Bosnada savaş kapıya dayanıyor. Sırpların Müslüman Boşnaklara yönelik soykırımı anlatılıyor.
Sade bir dille yazılmış ama çok gerçekçi, okunması gereken bir roman... Sinan Akyüz'ün okuduğum ilk romanı oldu İncir Kuşları... Diğer kitapları da okunacak.
Sevgiler!
Savaş nedir? Soykırım nedir? Günümüzde de evet savaşlar var. Ve biz 'savaş' kelimesini rahatlıkla kullanabiliyoruz. Çünkü hiç, bir gece yarısı bomba sesleriyle uyanmadık. Çocukların 'anne' diye seslenen çığlıklarını işitmedik. Eli silahlı bir askerle sokağın herhangi bir köşesinde karşı karşıya kalmadık...
Dışarıdan görebildiğimiz kadar biliyoruz. Savaşın asıl gerçek yüzünü bilmiyoruz. İnşallah ömrümüz boyuncada bu gerçekle karşılaşmayız...
Şöyle anlatacak olursam; kitapta güzel bir Boşnak kızına aşık iki genç olsa da, kızın gönlü birinden yanadır. Diğerini ise "kalbimde iki kişiye yer yok" diyerek reddediyor...
Bunun yanı sıra Bosnada savaş kapıya dayanıyor. Sırpların Müslüman Boşnaklara yönelik soykırımı anlatılıyor.
Sade bir dille yazılmış ama çok gerçekçi, okunması gereken bir roman... Sinan Akyüz'ün okuduğum ilk romanı oldu İncir Kuşları... Diğer kitapları da okunacak.
Sevgiler!
27 Aralık 2014 Cumartesi
#okuduklarım25: Çalıkuşu/Reşat Nuri Güntekin
Bitirir bitirmez yazıyorum düşüncelerimi...
Birkaç gündür elimdeydi bu kitap. Okuma süremin bu kadar uzamasının tek nedeni kendini çok sevdirmesi... Yeni bir kitaba başlayabilmek için bitmesini beklemek yerine, bitirmemek için son sayfalarını yavaş yavaş okuduğum gerçeğini söylemeden edemeyeceğim...
Bu kadar mı bağlar bir kitap kendine? Bu kadar mı sevdirir?
Taaa en içten gelen duygularımla ağladım durdum okurken... Çalıkuşu bu yıl okuduğum ve beni gerçekten etkileyen ikinci kitap oldu....
Okumak için geç kaldığım bir kitap olduğunu düşünüyordum başlarda. Belki de geç kalmam çok daha iyi olmuştur. Ruh halinin; bir kitabın okunduğunda, kişide bırakacak izler için önemli bir etken olduğunu düşünüyorum. Ve bu kitap gerçekten tam zamanında okundu benim için.
Unutamayacağım, her zaman aklımın bir köşesinde kalacak olan nadide eserlerden...
Bir kız çocuğunun çılgın, komik halleriyle güzel bir hayatı hak etmesine karşın, yalnız ve güç bir yaşama sürüklenmesi ne büyük talihsizlik... Ve ne yazık ki bu zor yaşam öyle kolay kolay sona ermiyor da. Fakat her ne olursa olsun vakti geldiğinde hayat insanın karşısına mümkün olduğunca iyi insanlarda çıkarabiliyor... Bu iyi düşünceli insanlar hayatımızdan hiç eksik olmasın...
Çalıkuşu; kitaplığınızda yer alması gereken ve mutlaka okunması gereken bir eser.
Ben diyeceğimi dedim ve şimdi sıra sizde :)
Reşat Nuri Güntekin'in hayatı ve eserlerine buradan ulaşabilirsiniz.
Hepinize kocamaaan Sevgiler!
Birkaç gündür elimdeydi bu kitap. Okuma süremin bu kadar uzamasının tek nedeni kendini çok sevdirmesi... Yeni bir kitaba başlayabilmek için bitmesini beklemek yerine, bitirmemek için son sayfalarını yavaş yavaş okuduğum gerçeğini söylemeden edemeyeceğim...
Bu kadar mı bağlar bir kitap kendine? Bu kadar mı sevdirir?
Taaa en içten gelen duygularımla ağladım durdum okurken... Çalıkuşu bu yıl okuduğum ve beni gerçekten etkileyen ikinci kitap oldu....
Okumak için geç kaldığım bir kitap olduğunu düşünüyordum başlarda. Belki de geç kalmam çok daha iyi olmuştur. Ruh halinin; bir kitabın okunduğunda, kişide bırakacak izler için önemli bir etken olduğunu düşünüyorum. Ve bu kitap gerçekten tam zamanında okundu benim için.
Unutamayacağım, her zaman aklımın bir köşesinde kalacak olan nadide eserlerden...
Bir kız çocuğunun çılgın, komik halleriyle güzel bir hayatı hak etmesine karşın, yalnız ve güç bir yaşama sürüklenmesi ne büyük talihsizlik... Ve ne yazık ki bu zor yaşam öyle kolay kolay sona ermiyor da. Fakat her ne olursa olsun vakti geldiğinde hayat insanın karşısına mümkün olduğunca iyi insanlarda çıkarabiliyor... Bu iyi düşünceli insanlar hayatımızdan hiç eksik olmasın...
Çalıkuşu; kitaplığınızda yer alması gereken ve mutlaka okunması gereken bir eser.
Ben diyeceğimi dedim ve şimdi sıra sizde :)
Reşat Nuri Güntekin'in hayatı ve eserlerine buradan ulaşabilirsiniz.
Hepinize kocamaaan Sevgiler!
5 Aralık 2014 Cuma
#okuduklarım23: Damga/Reşat Nuri Güntekin
Merhaba!
Bir masalın gerçeğe dönüşüp, bir insanın hayatını nasıl değiştirdiğine şahit oluyorsunuz okuyunca. Aşk uğruna yaptığı fedakarlıkla yaşamını, hayallerini kaybediyor İffet. Aslında hiç yapmadığı kötü bir davranışla damgalanıp, hayatı boyunca bunun verdiği sıkıtıları yaşamak durumunda kalıyor. Ve bunun yıllar sonra bir aşk için değip değmeyeceğini ancak anlıyor.
Hayatta toplum tarafından hoş karşılanmayan davranışla anılmanın insanın başına gelebilecek en kötü olaylardan biri olduğunu, en sonundaysa boş bir şey için bunu yapmanın ne kadar acı bir şey olduğunu kavrıyorsunuz.
Reşat Nuri Güntekin'in okuduğum ilk eseri olduğundan diğer eserleriyle karşılaştıramayacağım ama bence okunması gereken, iyi bir eser. Osmanlıca'dan çevrilmiş olması, içinde birçok farklı kelime bulunmasıyla daha bir farklı oldu okumak benim için. Sayfa sonlarında kelime anlamlarına yer verilmiş ve bu kelimelerle cümleleri kendinizce anlamlandırıp tamamlamak, güncel romanlardan farklı olarak daha bir güzeldi bence :)
Arka kapakta da belirtildiği gibi; DAMGA, duygusal ilişkiler üzerine yazılmış etkileyici bir eser... Ben Reşat Nuri Güntekin'in diğer eserlerini de çok merak ettim. En kısa sürede okumayı düşünüyorum... Sizde bu romanı okuyabilirsiniz.
Sevgiler!
18 Kasım 2014 Salı
#okuduklarım21: Küçük Mucizeler Dükkanı/ Debbie Macomber
Merhaba.
Ben bir kitap daha bitirip geldim ^.^
Yeni bir yazarla da tanıştım hem. İyi ki de tanımışım. Bundan sonra ki hedefte mutlaka diğer kitaplarını okumak.
Küçük Mucizeler Dükkanı, dört kadının hayatını konu ediniyor. Hepsinin bambaşka hayatları var... Örgü örmeyi çok seven bir kadının hayatına yeni bir başlangıç yapıp, küçük bir tuhafiye açmasıyla başlıyor her şey.
Dört kadının bu tuhafiyede başlayan dostluğu gün geçtikçe daha bir pekişiyor. Kurulan bu dostluklar her birinin yaşantısını nasıl değiştiriyor, bunu da siz okuyup göreceksiniz :)
Kitabın baş karakteri Lydia adında bir kadın. Fakat benim kitapta en sevdiğim karakter Carol oldu. Onun yaşantısı beni daha bir etkiledi nedense. Eğer karşıma çıkacak olsaydı, ben büyük ihtimal koşar sarılırdım :)
Arka kapaktan şöyle bir yazı paylaşayım;
Ben bir kitap daha bitirip geldim ^.^
Yeni bir yazarla da tanıştım hem. İyi ki de tanımışım. Bundan sonra ki hedefte mutlaka diğer kitaplarını okumak.
Küçük Mucizeler Dükkanı, dört kadının hayatını konu ediniyor. Hepsinin bambaşka hayatları var... Örgü örmeyi çok seven bir kadının hayatına yeni bir başlangıç yapıp, küçük bir tuhafiye açmasıyla başlıyor her şey.
Dört kadının bu tuhafiyede başlayan dostluğu gün geçtikçe daha bir pekişiyor. Kurulan bu dostluklar her birinin yaşantısını nasıl değiştiriyor, bunu da siz okuyup göreceksiniz :)
Kitabın baş karakteri Lydia adında bir kadın. Fakat benim kitapta en sevdiğim karakter Carol oldu. Onun yaşantısı beni daha bir etkiledi nedense. Eğer karşıma çıkacak olsaydı, ben büyük ihtimal koşar sarılırdım :)
Arka kapaktan şöyle bir yazı paylaşayım;
'' Hayatın içinden dört güçlü kadın,..
Küçük mucizeler, büyük umutlar
Ve dostluğun iyileştirici gücüne dair sımsıcak bir hikaye...
BU KİTAPTA MUTLAKA KENDİNİZDEN BİR ŞEYLER BULACAKSINIZ! ''
Arka kapakta da belirtildiği gibi, bence de kendinizden bir şeyler bulacaksınızdır... Debbie Macomber'ın anlatışını çok sevdim ben. Okumadıysanız eğer mutlaka okumalısınız diye düşünüyorum.
Kitabın sonunda Macomber; Değerli okurlarım diyerek bizlere kısa bir yazı yazmış. Çok samimi bir dili var Macomber'ın. Kitabını zaten sevmiştim, bu yazısını okuyunca daha bir sevdim...
Diyeceği o ki; okuyun, okutun.
Kendinize çok iyi bakın.
Sevgiler!
6 Kasım 2014 Perşembe
#okuduklarım18: Ya Ölünce Bitmiyorsa/Selami Çapın
Merhaba.
Keyifleriniz nasıl? Umarım iyisinizdir. Ben çok da iyi sayılmam. Malum sınav haftaları başladı okulda. Sınavlar arasında kitap okumakta pek mümkün olmuyor. Fakat okumaktan da vazgeçemiyorum, az olsa da okumaya çalışıyorum. :)
Geçenlerde bahsetmiştim. Selami Çapın'ın bana imzalayıp, göndermiş olduğu Ya Ölünce Bitmiyorsa kitabını okuyup bitirdim. Kitap ilginç bir konuya sahip olmakla birlikte, gayet akıcıydı.
Kitabın baş karakteri Şerif. Şerif'in en büyük isteği sadece kendi çıkarlarını düşünen insanları değiştirmek, bir şekilde mutlu bir yaşam sahibi olmalarını sağlamaktır. Bunun için beklediği tek şey küçük bir işaret ya da mucize. Her ne kadar bu işareti ya da mucizeyi beklese de mümkün olmaz. Ve Şerif intihara kalkışır. Olaylar bu intihardan sonra başlar.
Kitap okurken hem düşündürüp bazı şeylerden ders çıkarmamızı sağlarken, ölüme karşı farklı bir bakış açısı da kazandırıyor.Selami Çapın romanıyla ilgili olarak:
''Birçok klasikle rahatlıkla kıyaslayabileceğiniz bir kurgunun yanı sıra, belki çok sert eleştiriler getireceğiniz, ya da bastırmak istediğiniz duygularınızın kaynağını keşfedip, engellemenin yollarını bulabileceğiniz birçok çözümlemeyi de okuyacaksınız bu romanda. Şerif’in hikâyesini soluksuz okurken, romanı bitirdiğinizde çok farklı bakış açılarına sahip olduğunuzu göreceksiniz. En sert haliyle karşımızda durmasına karşın ölüme nasıl ve neden bu kadar kayıtsız kalabildiğinizi, bunun size nelere mal olabileceğini bir de benim bakış açımdan göreceksiniz'' diyor.
Keyifleriniz nasıl? Umarım iyisinizdir. Ben çok da iyi sayılmam. Malum sınav haftaları başladı okulda. Sınavlar arasında kitap okumakta pek mümkün olmuyor. Fakat okumaktan da vazgeçemiyorum, az olsa da okumaya çalışıyorum. :)
Geçenlerde bahsetmiştim. Selami Çapın'ın bana imzalayıp, göndermiş olduğu Ya Ölünce Bitmiyorsa kitabını okuyup bitirdim. Kitap ilginç bir konuya sahip olmakla birlikte, gayet akıcıydı.
Kitabın baş karakteri Şerif. Şerif'in en büyük isteği sadece kendi çıkarlarını düşünen insanları değiştirmek, bir şekilde mutlu bir yaşam sahibi olmalarını sağlamaktır. Bunun için beklediği tek şey küçük bir işaret ya da mucize. Her ne kadar bu işareti ya da mucizeyi beklese de mümkün olmaz. Ve Şerif intihara kalkışır. Olaylar bu intihardan sonra başlar.
Kitap okurken hem düşündürüp bazı şeylerden ders çıkarmamızı sağlarken, ölüme karşı farklı bir bakış açısı da kazandırıyor.Selami Çapın romanıyla ilgili olarak:
''Birçok klasikle rahatlıkla kıyaslayabileceğiniz bir kurgunun yanı sıra, belki çok sert eleştiriler getireceğiniz, ya da bastırmak istediğiniz duygularınızın kaynağını keşfedip, engellemenin yollarını bulabileceğiniz birçok çözümlemeyi de okuyacaksınız bu romanda. Şerif’in hikâyesini soluksuz okurken, romanı bitirdiğinizde çok farklı bakış açılarına sahip olduğunuzu göreceksiniz. En sert haliyle karşımızda durmasına karşın ölüme nasıl ve neden bu kadar kayıtsız kalabildiğinizi, bunun size nelere mal olabileceğini bir de benim bakış açımdan göreceksiniz'' diyor.
! Hatırlatma
Selami Çapın-Ya Ölünce Bitmiyorsa İmza&Söyleşi
Tarih: 9 Kasım Pazar
Saat: 17:00-18:00
Yer: Tüyap Fuar ve Kongre Merkezi
Ya Ölünce Bitmiyorsa kitabına imzalı sahip olmak isteyenler gidebilirler :)
Mutlulukla kalın.
Sevgiler!
20 Ekim 2014 Pazartesi
#okuduklarım17: Kukla/Ahmet Ümit
Merhaba... Keyifleriniz nasıl? Umarım iyisinizdir. Ben çok iyiyim :) Güz Okuma Şenliğinin ilk kitabını okuyup geride bıraktım. İkincisine de bugün başlıyorum inşallah...
İlk kez Ahmet Ümit'ten bir kitap okudum. Hayran kaldığım doğrudur... Başlangıçta kitabı sevememiştim bir türlü. Sevmememin en büyük nedeni argo sözcükler kullanılmasıydı. Gerçekten kitabı bırakmayı bile göze almıştım fakat dayanamadım, yine okudum.
Kitabın kurgusu mükemmeldi. Hiç düşünmediğim biri, düğümler çözümlendiğinde hiç beklemediğin biri olup çıkınca, afallıyor insan. Son bölümlerinde o kadar heyecanlandım ki; ben bile şaştım kendime. Her duyguyu iliklerime kadar yaşadım, hissettim okurken. Etkisinden hala çıkmış değilim. Uzun sürede çıkamayacağım galiba :)
Şu bir gerçek Ahmet Ümit'te artık favori yazarlarımdan biri. Kesinlikle diğer kitaplarını da okumayı düşünüyorum. Baştan çok kalın olmaları sebebiyle alıp okumakta tereddüt etmiştim kitaplarını. Fakat şimdi hiçte öyle düşünmüyorum...
Daha şimdiden Güz Okuma Şenliği sayesinde çok iyi bir yazarla tanıştım. Bu böyle sürer inşallah...
Ve şimdi sizinle paylaşmak istediğim ve en çok beğendiğim şey kitabın arka kapağında da yazan şu yazı oldu;
''Yaşam, kaybetmeyi öğrenmektir... Kaybetme maceramız daha ana karnından çıktığımızda başlar. Hiç emek harcamadan hüküm sürdüğümüz, dünyanın en güvenli, en yumuşak korunağını, ana rahmini kaybederiz önce. Bizden intikam almak için bekleyen dünya, sanki niye çıktın oradan dercesine, gözlerimizi yakan ışıkları, kulaklarımızı tırmalayan gürültüsü, sıcağı, soğuğu, açlığı, kiri, hastalığıyla saldırır üzerimize. Ama biz de öyle kolay kolay pes etmeyiz. Kaybettiklerimizin yerine anında başka bir şey koyarız. Hem cennetimizi yitirsek de o kutsal yerin sahibi olan annemiz bizimledir, üstelik yanında bir de baba verilmiştir emrimize. Dışarıdaki dünyaya alışmaya başlayınca, kaybettiğimiz cenneti hemen unutuveririz. Ancak büyüdükçe, bize gösterilen ilgi günden güne azalır. Azalan ilgi dünyanın bizden ibaret olmadığını gösteren bir uyarıdır aslında. Ama bu uyarıyı görmezden geliriz. Düşler kurar, hayaller uydurur, kaybettiklerimizin yerine yenilerini koyarak dünyayı kendimiz sanmayı, bu güzel yalana kanmayı sürdürürüz."
Daha ne söyleyeyim ki. Eğer aklınızda varsa Ahmet Ümit'in kitabını okumak, hiç zaman kaybetmeyin diyorum... Kendinize iyi bakın.
Sevgiler!
İlk kez Ahmet Ümit'ten bir kitap okudum. Hayran kaldığım doğrudur... Başlangıçta kitabı sevememiştim bir türlü. Sevmememin en büyük nedeni argo sözcükler kullanılmasıydı. Gerçekten kitabı bırakmayı bile göze almıştım fakat dayanamadım, yine okudum.
Kitabın kurgusu mükemmeldi. Hiç düşünmediğim biri, düğümler çözümlendiğinde hiç beklemediğin biri olup çıkınca, afallıyor insan. Son bölümlerinde o kadar heyecanlandım ki; ben bile şaştım kendime. Her duyguyu iliklerime kadar yaşadım, hissettim okurken. Etkisinden hala çıkmış değilim. Uzun sürede çıkamayacağım galiba :)
Şu bir gerçek Ahmet Ümit'te artık favori yazarlarımdan biri. Kesinlikle diğer kitaplarını da okumayı düşünüyorum. Baştan çok kalın olmaları sebebiyle alıp okumakta tereddüt etmiştim kitaplarını. Fakat şimdi hiçte öyle düşünmüyorum...
Daha şimdiden Güz Okuma Şenliği sayesinde çok iyi bir yazarla tanıştım. Bu böyle sürer inşallah...
Ve şimdi sizinle paylaşmak istediğim ve en çok beğendiğim şey kitabın arka kapağında da yazan şu yazı oldu;
''Yaşam, kaybetmeyi öğrenmektir... Kaybetme maceramız daha ana karnından çıktığımızda başlar. Hiç emek harcamadan hüküm sürdüğümüz, dünyanın en güvenli, en yumuşak korunağını, ana rahmini kaybederiz önce. Bizden intikam almak için bekleyen dünya, sanki niye çıktın oradan dercesine, gözlerimizi yakan ışıkları, kulaklarımızı tırmalayan gürültüsü, sıcağı, soğuğu, açlığı, kiri, hastalığıyla saldırır üzerimize. Ama biz de öyle kolay kolay pes etmeyiz. Kaybettiklerimizin yerine anında başka bir şey koyarız. Hem cennetimizi yitirsek de o kutsal yerin sahibi olan annemiz bizimledir, üstelik yanında bir de baba verilmiştir emrimize. Dışarıdaki dünyaya alışmaya başlayınca, kaybettiğimiz cenneti hemen unutuveririz. Ancak büyüdükçe, bize gösterilen ilgi günden güne azalır. Azalan ilgi dünyanın bizden ibaret olmadığını gösteren bir uyarıdır aslında. Ama bu uyarıyı görmezden geliriz. Düşler kurar, hayaller uydurur, kaybettiklerimizin yerine yenilerini koyarak dünyayı kendimiz sanmayı, bu güzel yalana kanmayı sürdürürüz."
Daha ne söyleyeyim ki. Eğer aklınızda varsa Ahmet Ümit'in kitabını okumak, hiç zaman kaybetmeyin diyorum... Kendinize iyi bakın.
Sevgiler!
16 Ekim 2014 Perşembe
#okuduklarım16: Martin Eden/Jack London
Merhaba!
İlk olarak şuna değinmek istiyorum. Kitabı elime almadan önce, okuyanlarda gördüğüm kadarıyla, acaba kitabın ismi mi Martin Eden, yoksa yazarının ismi mi diye düşünmedim değil... Neyse ki kitabı elime alınca geçti bu merakım. Meğer kitabın ismi Martin Eden imiş :) Buradan anlamış olacağınızı sanıyorum ki ilk kez Jack London'ın, bir kitabı okumuş bulunuyorum.
Kitapta -arka kapakta da yazdığı gibi- bir gemi işçisinin yazar olma çabası, tutkulu, aşık, kalıplaşmış düşüncelere karşı duran, sorgulayan, inanan ve idealleri uğruna, çıkarına olmasa da düşündüklerini cesurca ifade eden gemi işçisi Martin Eden anlatılır.
Aslına bakarsak sevdim Martin Eden'ı. En çokta düşüncelerini dürüstçe ifade edebiliyor olması beni etkiledi. Aynı zamanda bu kitap, yazarın hayatından izler taşıyan otobiyografimsi bir kitap. Tabii ki böyle olunca, okuyucuda etkisi daha bir farklı oluyor. Gayet akıcı, güzel ve okumaya değer bir kitap. Bence okumalı ve okutmalısınız...
Martin Eden ve sonu için Jack London'un söyledikleri;
"Martin Eden için neden biraz üzülmeyeyim? Martin Eden bendim. Martin Eden bir bireyci idi, bense bir Sosyalist. İşte bu nedenden ben yaşamaya devam ediyorum ve işte bu nedenden Martin Eden öldü. ... Bu kitap bireyciliğe bir saldırıdır. Martin Eden, başkalarının ihtiyaçlarının farkına varmayan aşırı bir bireycidir. Hayalleri kaybolduğunda, uğrunda yaşayacağı hiçbir şey kalmaz."
Martin Eden için daha ne söylemeli ki... Sadece okuyun, seveceksiniz. Bir daha ki postta görüşünceye dek kendinize iyi bakın :)
Sevgiler!
İlk olarak şuna değinmek istiyorum. Kitabı elime almadan önce, okuyanlarda gördüğüm kadarıyla, acaba kitabın ismi mi Martin Eden, yoksa yazarının ismi mi diye düşünmedim değil... Neyse ki kitabı elime alınca geçti bu merakım. Meğer kitabın ismi Martin Eden imiş :) Buradan anlamış olacağınızı sanıyorum ki ilk kez Jack London'ın, bir kitabı okumuş bulunuyorum.
Kitapta -arka kapakta da yazdığı gibi- bir gemi işçisinin yazar olma çabası, tutkulu, aşık, kalıplaşmış düşüncelere karşı duran, sorgulayan, inanan ve idealleri uğruna, çıkarına olmasa da düşündüklerini cesurca ifade eden gemi işçisi Martin Eden anlatılır.
Aslına bakarsak sevdim Martin Eden'ı. En çokta düşüncelerini dürüstçe ifade edebiliyor olması beni etkiledi. Aynı zamanda bu kitap, yazarın hayatından izler taşıyan otobiyografimsi bir kitap. Tabii ki böyle olunca, okuyucuda etkisi daha bir farklı oluyor. Gayet akıcı, güzel ve okumaya değer bir kitap. Bence okumalı ve okutmalısınız...
Martin Eden ve sonu için Jack London'un söyledikleri;
"Martin Eden için neden biraz üzülmeyeyim? Martin Eden bendim. Martin Eden bir bireyci idi, bense bir Sosyalist. İşte bu nedenden ben yaşamaya devam ediyorum ve işte bu nedenden Martin Eden öldü. ... Bu kitap bireyciliğe bir saldırıdır. Martin Eden, başkalarının ihtiyaçlarının farkına varmayan aşırı bir bireycidir. Hayalleri kaybolduğunda, uğrunda yaşayacağı hiçbir şey kalmaz."
Martin Eden için daha ne söylemeli ki... Sadece okuyun, seveceksiniz. Bir daha ki postta görüşünceye dek kendinize iyi bakın :)
Sevgiler!
27 Eylül 2014 Cumartesi
#okuduklarım15: Cehennem/Dan Brown
CEHENNEMİN KAPILARI İSTANBUL'A AÇILIYOR.
''Diz çök kutsal bilgeliğin yaldızlı mouseion'unda
ve kulağını yere daya,
dinle suyun şırıltısını.
Batık sarayın derinlerine in,
orada, karanlığın içinde bekler khthonik canavar
kan kırmızısı sularına gömülmüştür lagünün
ki yansıymaz yıldızları. '' -Arka Kapaktan
Dan Brown'un elinden çıkmış, harika bir kurgu roman, Cehennem...
Yine oldukça sürükleyici ve merak uyandırıcıydı. Floransa, Venedik, İstanbul gibi üç farklı mekandan bahsedilmiş kitapta.
Hepsi ayrı ayrı güzel dile getirilmiş ve kitap kapağında da şöyle bir yazıya yer verilmiş;
''Burası üç imparatorluğun merkezi olmuş, insanlık tarihi kadar eski, dünyanın incisi İstanbul'dur.''
Dünya üzerinde o kadar şehir varken, Dan Brown'un İstanbul'u seçmiş olması gurur verici. Kısa bir bölüme tabii tutulmuş İstanbul fakat yabancı bir yazarın İstanbul'u ele alıyor olması, herkesi meraka itmeli diye düşünüyorum. Ve tabii okumaya da.
Ben çok merak ederek okudum bu kitabı. Oldukça da beğendim. Hepinize tavsiye ederim. :)
Yalnız bende; Dan Brown'un kitaplarını sondan başlayarak okumuş olmanın bir burukluğu var. Kafaya koydum, Dan Brown'un tüm kitaplarını okuyacağım.
Okulda bir hocamın tavsiyesi üzerine; Melekler ve Şeytanlar kiabına büyük ilgi duydum. Beni çok meraklandırdı. Umarım okuma şansı yakalarım.
Cehennemi okuduktan sonra, tavsiye veren hocam gibi bende de İtalya'ya büyük bir merak oluştu. Kendisi gezip görmek gibi bir şans elde edip, İtalya'ya kısa bir gezinti de yaptı. Hayran kalmış.
İtalya'yı gezip görmek hepimize nasip olur inşallah...
Sağlıcakla kalın.
Sevgiler!
16 Eylül 2014 Salı
#okuduklarım14: Ölü Kelebeklerin Dansı/Hüsnü Arkan
Merhaba!
Bu sene ki okuma hedefimi tamamlamış bulunuyorum. :) Yirmi sekiz kitap okumaktı hedefim. İlk kez hedef koymuştum kendime. İlk olduğu için sayıyı biraz az tutmaya çalıştım. Hedefimi şimdiden tamamladım çok şükür...
Hüsnü Arkan'ın Ölü Kelebeklerin Dansı kitabini da bitirdim. Kitap; bir ölünün, ölümden sonraki günlerini kendi ağzından anlatmasıyla ilginç bir hale gelmiş. Arka kapaktan şöyle bir yazıyı da paylaşayım;
" Ölü Kelebeklerin Dansı, ölümünün on altıncı gününde anılarını yazmaya karar veren bir anti kahramanın serüvenini anlatırken okuru bir düş dünyasının derin sularında gezdiriyor, ölümü ve yaşamı sorgulatıyor. "
Kahraman; ölümünden sonraki günleri anlatırken, ölmeden önceki hayatını da ele alıyordu bazen. Okurken birkaç kez acaba ölemeden önce mi yoksa sonra mı yaşamış bunları diye sormadan edemedim kendime. Kendi kendime güldüğümde çok oldu. :) Yok canım bu öldüğü günler falan dedim ama kafam karıştı işte birkaç kez. Kötü anlamda bir yorum değil bunlar, yanlış anlamayın :) Yine benim kafayı kitaba vermememden kaynaklanıyor.
Kitabın sonlarında, kitap neden bu ismi almış anlaşılıyor. Sonunu beğendim ben. Fakat daha farklı, daha ilginç bir son da olabilirdi. Tabii kitaplar çoğu zaman ya ölümle sonlanır ya da mutlu bir yaşamla devam eder.
Zaten kitap kahramanı bir ölü, Sonunda ne olacak merak edip durdum. Bir ölünün tekrar öleceğini beklemiyordum :)
Hüsnü Arkan'ın kalemini değişik buldum. Hayal dünyasını da...
Bunun devamında diğer kitaplarını da okumak istiyorum. Umarım kısmet olur.
Siz de okuyun :)
Şimdilik benden bu kadar.
Sevgiler!
Bu sene ki okuma hedefimi tamamlamış bulunuyorum. :) Yirmi sekiz kitap okumaktı hedefim. İlk kez hedef koymuştum kendime. İlk olduğu için sayıyı biraz az tutmaya çalıştım. Hedefimi şimdiden tamamladım çok şükür...
Hüsnü Arkan'ın Ölü Kelebeklerin Dansı kitabini da bitirdim. Kitap; bir ölünün, ölümden sonraki günlerini kendi ağzından anlatmasıyla ilginç bir hale gelmiş. Arka kapaktan şöyle bir yazıyı da paylaşayım;
" Ölü Kelebeklerin Dansı, ölümünün on altıncı gününde anılarını yazmaya karar veren bir anti kahramanın serüvenini anlatırken okuru bir düş dünyasının derin sularında gezdiriyor, ölümü ve yaşamı sorgulatıyor. "
Kahraman; ölümünden sonraki günleri anlatırken, ölmeden önceki hayatını da ele alıyordu bazen. Okurken birkaç kez acaba ölemeden önce mi yoksa sonra mı yaşamış bunları diye sormadan edemedim kendime. Kendi kendime güldüğümde çok oldu. :) Yok canım bu öldüğü günler falan dedim ama kafam karıştı işte birkaç kez. Kötü anlamda bir yorum değil bunlar, yanlış anlamayın :) Yine benim kafayı kitaba vermememden kaynaklanıyor.
Kitabın sonlarında, kitap neden bu ismi almış anlaşılıyor. Sonunu beğendim ben. Fakat daha farklı, daha ilginç bir son da olabilirdi. Tabii kitaplar çoğu zaman ya ölümle sonlanır ya da mutlu bir yaşamla devam eder.
Zaten kitap kahramanı bir ölü, Sonunda ne olacak merak edip durdum. Bir ölünün tekrar öleceğini beklemiyordum :)
Hüsnü Arkan'ın kalemini değişik buldum. Hayal dünyasını da...
Bunun devamında diğer kitaplarını da okumak istiyorum. Umarım kısmet olur.
Siz de okuyun :)
Şimdilik benden bu kadar.
Sevgiler!
12 Eylül 2014 Cuma
#okuduklarım13: Dokuz Öykü/J.D.Salinger
Merhaba!
Bugün günlerden Cuma.
Öncelikle Cumanız mübarek,dualarınız kabul olsun inşallah...
Salinger'in Dokuz Öykü adlı kitabını okuyup bitirdim. Kitabın isminden de anlaşılacağı gibi içinde dokuz tane öykü barındırıyor. Gelelim benim fikrime...
Açıkçası öykülerin çoğundan bir şey anlamadım, dersem bana kızmayın. Her öykü aslında kendi içinde bir mesaj taşıyordu sanıyorum. Fakat ben kitabın çevirisinde bir sorun olduğunu düşünüyorum. Yanılıyor da olabilirim. Çeviri mükemmel olup, ben bir şey anlamamış da olabilirim :)
Salinger, bizim Türkçede de olduğu gibi çoğu kez, iki ya da üç farklı anlama gelebilen kelimeler kullanmış. Sayfa sonlarında çeviriyi yapan kişi hep dip notlar da bulunmuş. Öyküleri oturup tek tek düşünmek gerekiyordu bence.
Şimdi dönüp bakıyorum da, aklımda kalan şöyle harika bir öykü yok... Anlayacağınız ben bu kitapla pek tatmin olmadım. Hep bir şeyler eksikti. Başladığım her öykü de ''bu kez beğeneceğim galiba'' dedim durdum ama hiçte öyle olmadı...
Yoksa kendimi Salinger'in 'Çavdar Tarlasında Çocuklar' adlı kitabına saklıyor olmayayım ...? :)
Belki de... Neyse bundan sonra zaten sıra o kitapta.
Şimdi de gelelim tavsiye edip, etmediğim konusuna...
Dediğim gibi belki bu kitap bana hitap etmedi ama sizin başucu kitabınız bile olabilir.
Yeni bir yazar tanımak istiyorsanız, yeni öyküler okumak istiyorsanız, okuyabilirsiniz.
Çavdar Tarlasında Çocuklar kitabını okuyanlar için de söyleyeceğim şey; okuduğunuz kitap siz de nasıl bir izlenim bıraktı bilemeyeceğim. Bu kitap sizin beklediğinizin altında kalabilir ya da beklediğinizin çok daha üstüne çıkabilir. Yani net bir cevabım yok...
Sormak istedikleriniz olursa iletişim formundan bana ulaşabilirsiniz...
Şimdilik hoşça kalın. Ben Hüsnü Arkan'ın Ölü Kelebeklerin Dansı kitabını okumaya gidiyorum :))
Sevgiler!
Bugün günlerden Cuma.
Öncelikle Cumanız mübarek,dualarınız kabul olsun inşallah...
Açıkçası öykülerin çoğundan bir şey anlamadım, dersem bana kızmayın. Her öykü aslında kendi içinde bir mesaj taşıyordu sanıyorum. Fakat ben kitabın çevirisinde bir sorun olduğunu düşünüyorum. Yanılıyor da olabilirim. Çeviri mükemmel olup, ben bir şey anlamamış da olabilirim :)
Salinger, bizim Türkçede de olduğu gibi çoğu kez, iki ya da üç farklı anlama gelebilen kelimeler kullanmış. Sayfa sonlarında çeviriyi yapan kişi hep dip notlar da bulunmuş. Öyküleri oturup tek tek düşünmek gerekiyordu bence.
Şimdi dönüp bakıyorum da, aklımda kalan şöyle harika bir öykü yok... Anlayacağınız ben bu kitapla pek tatmin olmadım. Hep bir şeyler eksikti. Başladığım her öykü de ''bu kez beğeneceğim galiba'' dedim durdum ama hiçte öyle olmadı...
Yoksa kendimi Salinger'in 'Çavdar Tarlasında Çocuklar' adlı kitabına saklıyor olmayayım ...? :)
Belki de... Neyse bundan sonra zaten sıra o kitapta.
Şimdi de gelelim tavsiye edip, etmediğim konusuna...
Dediğim gibi belki bu kitap bana hitap etmedi ama sizin başucu kitabınız bile olabilir.
Yeni bir yazar tanımak istiyorsanız, yeni öyküler okumak istiyorsanız, okuyabilirsiniz.
Çavdar Tarlasında Çocuklar kitabını okuyanlar için de söyleyeceğim şey; okuduğunuz kitap siz de nasıl bir izlenim bıraktı bilemeyeceğim. Bu kitap sizin beklediğinizin altında kalabilir ya da beklediğinizin çok daha üstüne çıkabilir. Yani net bir cevabım yok...
Sormak istedikleriniz olursa iletişim formundan bana ulaşabilirsiniz...
Şimdilik hoşça kalın. Ben Hüsnü Arkan'ın Ölü Kelebeklerin Dansı kitabını okumaya gidiyorum :))
Sevgiler!
7 Eylül 2014 Pazar
HerPazarBirYazar #10: Hakan Günday
Hakan Günday, 29 Mayıs 1976'da Yunanistan'ın Rodos Adası'nda doğdu. İlk öğrenimini Brüksel'de tamamladı. Ankara Tevfik Fikret Lisesi'ni bitirdikten sonra Hacettepe Üniversitesi Ebedebiyat Fakültesi Fransızca Mütercim Tercümanlık Bölümü'nde üniversite eğitimine başladı.
Bir yıl sonra Universite Libre de Bruxelles'in Siyasal Bilimler bölümüne geçti. Öğrenimine Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde devam etti. İlk romanı Kinyas ve Kayra'yla edebiyat çevrelerinin ilgiyle izlediği ve kendi okur kitlesini yaratan bir yazar olan Günday'ın eserleri Doğan Kitap tarafından yayımlanmıştır.
ESERLERİ:
- Kinyas ve Kayra
- Zargana
- Piç
- Malafa
- Azil
- Ziyan
- Az
- Daha
BAYAN'IN DÜŞÜNCELERİ:
Hakan Günday'ın ilk romanı olan Kinyas ve Kayra'yı daha üç gün önce bitirdim. Kitap yorumuna burdan bakabilirsiniz: Kinyas ve Kayra
Kısa sürede birçok okur kazanmış Hakan Günday Kinyas ve Kayra'yla. Fakat beni tam olarak kazanamadı bu kitapla...
Belki diğer kitaplarıyla bu şansı yakalayabilir :)
Hakan Günday kitapları okudunuz mu hiç?
Bundan sonra hangi kitabını okuyacağım konusunda bana tavsiye de bulunur musunuz?
Hakan Günday'la ilgili başka söyleyecek bir şeyim yok sanırım...
Şimdilik hoşçakalın.
Sevgiler!
4 Eylül 2014 Perşembe
#okuduklarım12: Kinyas ve Kayra/Hakan Günday
Sayfa 136: Ve sandalyeden doğrulurken, tekrar görüşme dileklerimizi birbirimize tekrarlarken, ''Kusra bakma. Daha adımı söyleyemedim. Ben, Kayra Kara'' dedim.
O anda aklıma gelmişti bu soyadı. Biraz fazla roman kahramanı ismi gibiydi ama olsun, yine de akılda kalacak kadar tuhaftı.
Ve elimi sıkarken yine o huzurlu sesiyle, ''Memnun oldum!'' dedi.
''Ben de Hakan Günday...''
Bu paragrafı okuyuncaya dek; bu kitabı nasıl okuyup bitireceğim diye düşünmüyor değildim. Oldukça kalın ve sıkıcı olarak nitelendirdiğim bu kitap, yukarıdaki sözlerle beni güldürmeyi başarıp, okuma hevesimi geri getirdi.
Başlarda çok sıkılmıştım okurken. Hatta arada bir bu kitabı elimden bırakıp, üzerine 2-3 kitap daha okuduğumda oldu. Önemli olan ilk 300 sayfasına kadar dayanabilmek. Sonra zaten bir sarıldınız mı kitaba bir daha bırakasınız gelmiyor. Ne olacak, nasıl bitecek diyerek hemencecik okuyuveriyorsunuz.
Tavsiye eder misin? diye sorsanız, aslında net bir cevap veremem. Neredeyse bir aydır elimde bu kitap. Neyse ki okuyup bitirebildim :) Ama ben çok sıkılsam da size tavsiyede bulunabilirim. Siz de 300'üncü sayfaya kadar dayanıverin n'olacak canım? :) Hakan Günday, sonraları kitaplarını alıp okuyacağım bir yazar. Diğer kitaplarına da merak duydum...
He bir de şunu dile getireyim. Belki bilirsiniz, ''TAMAM MIYIZ?'' filmini bu kitabı okumadan çok önce izlemiştim. Şimdi anlıyorum, neden bu filmde Kinyas ve Kayra kitabının kullanılmış olduğunu. Eğer siz hala izlemediyseniz bu filmi, kitabı okuyup bitirdikten sonra izleyebilirsiniz. Bu da küçük bir tavsiye olsun benden :)
Yılın 26. kitabını da okumuş bulunuyorum. Benim için Eylül ayıda güzel geçiyor. Sizin keyifler nasıl? :)
Hepinize kocamannn Sevgiler!
31 Ağustos 2014 Pazar
HerPazarBirYazar #9: Dan Brown
22 Haziran 1964 yılında Amerika Birleşik Devletlerinde dünyaya gelen ünlü yazar Dan Brown, Amherst Koleji ve Philips Exeter Akademisinden mezun olmuştur. Annesi ilahiyat müzisyeni, babası ise matematik profesörüdür.
Öğrencilik hayatı bittikten sonra eğitim görmüş olduğu okullarda İngiliz öğretmenliği yapan ünlü yazar Dan Brown, 1996 yılında çıkardığı ve kendisini büyük üne kavuşturan ilk kitabı ''Dijital Kale'' ile birlikte kısa süre içerisinde bütün dünyada adından söz ettirmiştir.
Yayımlanan ilk kitabının ardından Dan Brown, elektronik kitap listelerinde bir numaraya çıkmıştır. Bu kitabında yazar Ulusal Güvenlik ile sivil halk arasındaki ince ilişkiyi anlatmıştır. Yazarın ikinci kitabı olan ''İhanet Noktası'' adlı kitabının ilk basımı 2001 yılında gerçekleşmiştir. Yazar bu kitabında ahlak ve gizli teknolojiler hakkında konuları kaleme almış ve bütün dünyada büyük ses getirmiştir.
Dan Brown'un üçüncü kitabı ise ''Melekler ve Şeytanlar'' dır. Bu kitabında da Vatikan, Roma ve Cern Laboratuvarlarında geçmektedir. Bilim ve din konularını işleyen gerilim türünde bir romandır.
2004 yılında yayımlanan dördünce ve en çok ses getiren kitabı olan ''Da Vinci Şifresi'' ile ününe ün katmıştır. Bu kitabı yayımladıktan sonra özellikle Avrupa ve Amerika Birleşik Devletlerinde büyük yankı uyandırdı ve büyük tartışmaları beraberinde getirdi.
Yazar 15 Eylül 2009 tarihinde yayımlanan beşinci romanı da, mason olan dedesinden etkilenerek ''Kayıp Sembol'' kitabını kaleme almış ve bu kitabında masonluktan bahsetmiştir. Yazarın kaleme aldığı bütün kitapları büyük okuyucu kitlesine sahiptir. Yazarın kitaplarının basılmasını sabırsızlıkla bekleyen yüz binlerce kişi bulunmaktadır.
Ayrıca Dan Brown'un yazdığı kitapların bazıları beyaz perdeye aktarılmıştır. Beyaz perdeye aktarılan bu kitaplar sinema salonlarının dolmasına ve izleyici rekorları kırılmasına neden olmuştur. Yazarın kitaplarında bahsedilen şehirlerde turist akımına uğramakta ve bu şehirlere önemli maddi getiri sağlamaktadır.
Dan Brown'un merakla beklenen ve bugünlerde piyasaya çıkan son kitabı olan ''Cehennem'' in bir kısmı da İstanbulda Ayasofyada geçmektedir.Bütün kitaplarında olduğu gibi, takipçileri bu kitabını sabırsızlıkla beklemiştirler. Dan Brown bu son kitabında okuyucularını; şifreler, semboller ve gizli geçitlerden oluşan bambaşka bir dünyada yolculuğa çıkartacağı konusunda açılamada bulunmuştur.
ESERLERİ:
- Dijital Kale
- İhanet Noktası
- Melekler ve Şeytanlar
- Da Vinci Şifresi
- Kayıp Sembol
- Cehennem
BAYAN'IN DÜŞÜNCELERİ:
Dan Brown'un ilk kitabı olan Dijital Kale kitabını okumuştum ve sevmiştim. Çok net hatırlayamasam da kitap sürükleyici ve güzeldi.
Son çıkan kitabı olan Cehennem, en çokta; İstanbul Ayasofyada birtakım olaylar anlatıldığından çok merak duyduğum bir kitap. Sonuçta yabancı bir yazar ülkemizden bir mekanı ele alıp anlatmışsa, merak duygularımız artmalı :) Ve o kitabı alıp okumalıyız...
Eğer sürükleyici bir şeyler okuyayım derseniz Dan Brown okuyabilirsiniz. Diğer kitaplarını okumadım ama yanıltacağını düşünmem. Dünya çapında sevilen bir yazar Dan Brown. Siz de seversiniz mutaka :)
Yorumlarınızı bekliyorum ;)
Sevgiler!
24 Ağustos 2014 Pazar
HerPazarBirYazar #8: Oğuz Atay
Oğuz Atay, 12 Ekim 1934 yılında İnebolu'da doğdu. Bir süre milletvekilliği yapan, ağır ceza hakimi Cemil Atay'ın oğludur.
İlk ve Orta öğrenimini 1939'da ailesiyle birlikte gittiği Ankara'da tamamladı. Maarif Kolejini ve İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesini bitirdi. Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisi Harita Kadastro Bölümü Ölçme Bilgisi kürsüsünde öğretim görevlisi oldu.
1975 yılında Doçent olan ve topografya ve yol inşaatları dersi veren Oğuz Atay'ın ''Topografya'' adlı bir ders kitabı vardır.
Beyin tanısı nedeniyle gittiği İngiltere'den tedavinin imkansız olduğunu öğrenerek dönen ''Tutunamayanlar'' yazarı Oğuz Atay, 13 Aralık 1977'de İstanbul da hayata veda etti.
Edebiyat sevgisi ilk zamanlar kiralayarak okuduğu romanla başlar Atay'ın. Oscar Wilde, Gorki, Dotoyevski, Stendhal'i okur. Daha sonraları Kafka, Joyce, Conrat, Grass, Sabahattin Ali ve Yusuf Atılgan en sevdiği yazarlar arasında yer alır Oğuz Atay'ın.
Oğuz Atay'ın türk romanında bir aşama olarak kabul edilen ''Tutunamayanlar'' romanı, Turgut Özmen adlı genç bir mühendisin anlaşılmaz bir biçimde kaybolmasıyla başlar.
Gelenekten kopuş, Batı Uygarlığı karşısında eziklik, topluma ve kendine yabancılaşma, romanın başlıca konularıdır. Tutunamayanlar da şiirden oyuna kadar her yazı türü kullanılır. Kendi acısı ve isyanıyla, kendisi dalga geçer.
Hayata, olup bitenlere, oyun gözüyle bakar Oğuz Atay. Onun için oyun bir anahtardır. Eserlerindeki kişilerde hayatla oyunu birbirinden ayırmazlar. Oğuz Atay için oyun, gündelik hayatın basitliğinden, tekdüzeliğinden kaynaklanan sıkıntıya karşı bir önlem, bir sığınmadır.
Yazarın hayattayken oynanmasını çok istediği ''Oyunlarla Yaşayanlar'' adlı oyunu, ancak ölümünden sonra sahnelenebilmiştir.
Edebiyat dünyasına ilk romanı olan ve TRT 1970 roman ödülünü kazanan Oğuz Atay'ın ''Tehlikeli Oyunlar'', ''Bir Bilim Adamının Romanı'' ve yarıda kalan ''Eylembilim'' adını taşıyan romanları yayınlandı.
Hikayeleri ''Korkuyu Beklerken'' adlı kitabında toplandı.
ESERLERİ:
BAYAN'IN DÜŞÜNCELERİ:
İlk ve Orta öğrenimini 1939'da ailesiyle birlikte gittiği Ankara'da tamamladı. Maarif Kolejini ve İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesini bitirdi. Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisi Harita Kadastro Bölümü Ölçme Bilgisi kürsüsünde öğretim görevlisi oldu.
1975 yılında Doçent olan ve topografya ve yol inşaatları dersi veren Oğuz Atay'ın ''Topografya'' adlı bir ders kitabı vardır.
Beyin tanısı nedeniyle gittiği İngiltere'den tedavinin imkansız olduğunu öğrenerek dönen ''Tutunamayanlar'' yazarı Oğuz Atay, 13 Aralık 1977'de İstanbul da hayata veda etti.
Edebiyat sevgisi ilk zamanlar kiralayarak okuduğu romanla başlar Atay'ın. Oscar Wilde, Gorki, Dotoyevski, Stendhal'i okur. Daha sonraları Kafka, Joyce, Conrat, Grass, Sabahattin Ali ve Yusuf Atılgan en sevdiği yazarlar arasında yer alır Oğuz Atay'ın.
Oğuz Atay'ın türk romanında bir aşama olarak kabul edilen ''Tutunamayanlar'' romanı, Turgut Özmen adlı genç bir mühendisin anlaşılmaz bir biçimde kaybolmasıyla başlar.
Gelenekten kopuş, Batı Uygarlığı karşısında eziklik, topluma ve kendine yabancılaşma, romanın başlıca konularıdır. Tutunamayanlar da şiirden oyuna kadar her yazı türü kullanılır. Kendi acısı ve isyanıyla, kendisi dalga geçer.
Hayata, olup bitenlere, oyun gözüyle bakar Oğuz Atay. Onun için oyun bir anahtardır. Eserlerindeki kişilerde hayatla oyunu birbirinden ayırmazlar. Oğuz Atay için oyun, gündelik hayatın basitliğinden, tekdüzeliğinden kaynaklanan sıkıntıya karşı bir önlem, bir sığınmadır.
Yazarın hayattayken oynanmasını çok istediği ''Oyunlarla Yaşayanlar'' adlı oyunu, ancak ölümünden sonra sahnelenebilmiştir.
Edebiyat dünyasına ilk romanı olan ve TRT 1970 roman ödülünü kazanan Oğuz Atay'ın ''Tehlikeli Oyunlar'', ''Bir Bilim Adamının Romanı'' ve yarıda kalan ''Eylembilim'' adını taşıyan romanları yayınlandı.
Hikayeleri ''Korkuyu Beklerken'' adlı kitabında toplandı.
ESERLERİ:
- Tutunamayanlar
- Tehlikeli Oyunlar
- Bir Bilim Adamının Romanı
- Korkuyu Beklerken
- Oyunlarla Yaşayanlar
- Eylembilim
Oğuz Atay... Kalemine hayran olduğum bir yazar...
Düşünceleri, üslubu ayrı bir güzel.
Oğuz Atay'a diyecek söz bulamıyorum doğrusu :)
Siz de hiç Oğuz Atay kitabı okudunuz?
Fikirlerinizi öğrenmek isterim...
Yorumlarınızı eksik etmeyin.
Sevgiler!
21 Ağustos 2014 Perşembe
#okuduklarım11: Son Ada/Zülfü Livaneli
Son Ada; çok beğendiğim bir kitap oldu. Gerçek hayatta yaşadıklarımızın birebir aynısı ancak bu kadar doğru ve dokunaklı anlatılabilirdi. Demokrasinin insan hayatındaki yeri, insanoğlunun aldanışları, pişmanlıkları, nasıl dolduruşu getirildikleri bence mümkün olduğunda iyi dile getirilmiş.
Kitabı okumadan önce düşündüğüm ilk şey; '' demokrasi falan varsa pek sevmem'' demiştim. Siyaseti falan hiç sevmem çünkü. Ama kitabın yazarı Zülfü Livaneli olunca hayal kırıklığına uğramayacağımı tahmin etmiştim. Öyle de oldu. Her zamanki gibi sürükleyici ve gayet anlamlı bir kitap olup çıkmış yazarın elinden. Zülfü Livaneli ile tanışmak, aynı karede olmak ve kitaplarından birinin köşesine imza çaktırmak şart oldu :)
Kitabın içeriğinden, neler yaşandığından hiç bahsetmek istemiyorum. Bence okuyup, görmelisiniz. Hissetmelisiniz...
Ama şunu söyleyeyim; doğa her zaman kazanıyor. Kitabın en önemli karakterleri martılardı bence. Ve kazanan da martılar oldu. Olması gerektiği gibi...
Bu arada kitapla ilgili birkaç kelam daha edeceğim. Son Ada kitabı, başucu kitabı olmaya ideal bir kitap. Çünkü insana normalde olması gerekenleri hatırlatıyor. Demokrasinin hayatımızı ele geçirdiğinin kanıtlayıcısı. İnsanı gerçekten düşünmeye iten bir kitap ve herkesin okuması gereken bir kitap. Siz de okuyun, arkadaşlarınıza, sevdiklerinize okutun. Hiç okumayan arkadaşlarınıza bile bu kitabı önerebilirsiniz. Ben tavsiyemi yaptım sıra sizde :)
Arka kapak yazısıyla sizleri başbaşa bırakıyorum...
Sevgiler!
ARKA KAPAK
Livaneli’den alegorik ve sarsıcı bir roman…
Darbeci bir başkan, emeklilik yıllarını geçirmek üzere, herkesin her şeyiyle hoşnut olduğu cennet bir adaya yerleşir. Başkan, ruhuna dek işlemiş olan yıkıcılık potansiyelini, geçmiş politik gücünden de yararlanarak kullanmaya kararlıdır. Bu doğrultuda tüm adayı etkileyecek müdahalelere girişir.
Önceleri sıradan görünen bu müdahaleler, sonunda düşmanı düşmana kırdırmaya dek varacaktır. Başta martılar olmak üzere, ada halkı dahil tüm canlılar Başkan’ın acımasızlığından payını alacaktır. Bu arada durdurulamaz görünen bu gidişe direnen bazı sesler de vardır…
Livaneli Son Ada’da, düşsel bir ülkede yaşanan aslında hepimizin aşina olduğu olayları alegorik bir anlatımla verirken, politik ve kişisel ihtiraslarla topluma ve doğaya müdahalelerin sonuçlarını da gözler önüne seriyor.
Sayfa Sayısı: 185
17 Ağustos 2014 Pazar
HerPazarBirYazar #7: Canan Tan
Canan Tan'ın ağzından:
Ankara'da doğdum. Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi mezunuyum. Hep sorulur bana, ''Eczacı iken, nasıl edebiyatçı oldunuz'' diye. ''Edebiyatçı iken nasıl eczacı oldunuz'' diye sorulmalı aslında. Çünkü, eczacı olmadan çok önce başlamıştı yazı hayatım. Henüz lise yıllarında, Hisar Dergisi'nin düzenlediği şiir yarışmasında aldığım birincilik kupası, bana bu dünyanın kapılarını aralamıştı. Ne var ki, o kapıyı tam olarak açmam için, uzun bir süre beklemem gerekti.
Fen okulunda olduğum halde okul gazetesini edebiyat öğretmenimle beraber, ben çıkarıyordum. Yolumu çizmiştim kendimce. Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin Basın Yayın bölümüne gidecektim. Puanım tuttu, hatta biraz fazla geldi galiba. Türkiye derecesiyle girdim üniversiteye. Yakınlarımın telkinleriyle kendimi Eczacılık Fakülte'sinde buldum. Onlara göre, eczacı olursam, yazın hayatımı da bir şekilde sürdürebilecektim.
Ne var ki, mezun olur olmaz evlenerek Diyarbakır'a gidince, hesaplar altüst oldu. Şikayetçi ya da pişman değilim. Diyarbakır'a gitmeseydim Piraye'yi yazamayacaktım. Eczacı olmasam da ne Eroinle Dans'ı ne de En Son Yürekler Ölür'ü yazabilirdim.
Ancak, epeyce zaman yitirdiğimi kabul etmeliyim. Diyarbakır'da yaşadığım yıllar içinde yazmayı sürdürdüm ama, bunları günışığına çıkaracak fırsatı bulamadım. O günlere ait elle tutulur tek atılım, yazdığım bir öykünün (Oğlum), Hürriyet Gazetesi'nin senaryo yarışmasında birinci olup fotoroman olarak çekilmesiydi.
İzmir'e geldikten sonra bir şeyler yapmam gerektiğini düşünüyor, ama aradan geçen yılların ezikliğiyle, kolumun altına dosyamı alıp bir yayınevinin kapısını çalmayı kendime yediremiyordum. Bu arada, öykü yarışmalarına gönderdiğim öyküler ödül almaya başladı. Yanı sıra, Hürriyet Ege ve Yeni Asır'da (İzmir) konuk köşe yazarı olarak güncel yazılar, Milliyet Pazar'da mizahi yorumlar yazıyordum.
1996'da Aziz Nesin'in birinci ölüm yıldönümünde İnkılap Kitapevi'nin düzenlediği mizah öyküleri yarışmasına katıldım ve İster Mor, İster Mavi adlı dosyam yüzlerce eser arasından sıyrılarak basılmaya değer görüldü. İlk kitabımdı! Üstelik bana Türkiye'de mizah öyküleri kitabı olan ilk kadın yazar unvanını kazandırmıştı.
Ardından Rıfat Ilgaz Gülmece Öykü Yarışması Birinciliği geldi. Mizahçılığı tescillemiştik ama, edebiyat dünyasına yanlış kapıdan girmiştik galiba. Mizahın yanı sıra çocuklar için de yazmaya başlamıştım. Çocuk Edebiyatında da her girdiğim yarışmadan ödülle çıkıyordum. Yarışmalar ve ödüller önemliydi benim için.Okumaya değer bir şeyler yazdığımı öncelikle kendime kanıtlamak istiyordum çünkü. Mizah öyküleri ve çocuk kitaplarından önce klasik öykü ya da roman dosyam kitaplaşmış olsaydı, ilk günden, öykücü ya da romancı diye anılacaktım. Plansız ve programsız atılan adımlar, gerçekten çizgimden uzak tuttu beni.
2002'de yetişkinler için ilk öykü kitabım çıktı: Çikolata Kaplı Hüzünler.
2003'te de, benim için bir milat sayılabilecek ilk romanım: Piraye!
Gerisi geldi. Öykü kitapları, romanlar... Bu arada, iki yıl boyunca haftada üç gün, Türkiye'nin en büyük ve en eski yerel gazetesi Yeni Asır'da haftada üç gün köşe yazıları yazdım. 2004 yılı köşe yazarı ödülünü alarak, şimdilik kaydıyla o sayfayı da noktaladım.
Hiçbir yarışmaya katılmıyorum artık. Benim için en büyük ödül, okurlarımın her geçen gün çığ gibi büyüyen sıcacık ilgisi sevgisi.
Bugüne kadar yazdığım tek bir satırdan pişmanlık duymadım. Mizahtan çocuk edebiyatına, öyküden romana uzanan geniş yelpazedeki çoksesliliği gücüm yettiğince sürdürme kararındayım. Tabii okurlarımın o eşsiz desteğiyle...Onlar istediği sürece.
ESERLERİ:
Roman: Piraye, En Son Yürekler Ölür, Yüreğim Seni Çok Sevdi, İz, Eroinle Dans, Issız Erkekler Korosu, Hasret
Öykü: Çikolata Kaplı Hüzünler, Söylenmemiş Şarkılar, Aşkın Sanal Halleri
Çocuk Öyküleri: Sevgi Yolu, Arkadaşım Pasta Panda, Sokakların Prensesi Şima, Aliş ile Maviş
Çocuk Romanları: Sokaklardan Bir Ali, Beyaz Evin Gizemi, Ah Şu Uzaylılar, Sevgi Dolu Bir Yürek
Gençlik: Yolum Düştü Amerika'ya
BAYAN'IN DÜŞÜNCELERİ:
Canan Tan; favori yazarlarımdan biri...
Benim okuduğum ve sevdiğim kitapları; Piraye, En Son Yürekler Ölür, Eroinle Dans.
Canan Tan'ın en sevdiğim yönü, kitaplarında anlattığı bir şehri rehber edasıyla anlatması. Çok gerçekçi ve insanın içine işleyen bir anlatım tarzı var. Ve kitapları kurgu olmasına rağmen fazlasıyla gerçek gibi...
Canan Tan için başka diyecek bir şeyim yok. :) Zaten kendini kitaplarıyla anlatıyor.
Siz en iyisi vakit kaybetmeden bir Canan Tan kitabı okuyun! :)
Hiç Canan Tan kitabı okudunuz mu? Okuduysanız hangi kitap ve Canan Tan hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?
Sorumu dikkate alırsanız çok sevinirim :)
Sevgilerr!
Ankara'da doğdum. Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi mezunuyum. Hep sorulur bana, ''Eczacı iken, nasıl edebiyatçı oldunuz'' diye. ''Edebiyatçı iken nasıl eczacı oldunuz'' diye sorulmalı aslında. Çünkü, eczacı olmadan çok önce başlamıştı yazı hayatım. Henüz lise yıllarında, Hisar Dergisi'nin düzenlediği şiir yarışmasında aldığım birincilik kupası, bana bu dünyanın kapılarını aralamıştı. Ne var ki, o kapıyı tam olarak açmam için, uzun bir süre beklemem gerekti.Fen okulunda olduğum halde okul gazetesini edebiyat öğretmenimle beraber, ben çıkarıyordum. Yolumu çizmiştim kendimce. Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin Basın Yayın bölümüne gidecektim. Puanım tuttu, hatta biraz fazla geldi galiba. Türkiye derecesiyle girdim üniversiteye. Yakınlarımın telkinleriyle kendimi Eczacılık Fakülte'sinde buldum. Onlara göre, eczacı olursam, yazın hayatımı da bir şekilde sürdürebilecektim.
Ne var ki, mezun olur olmaz evlenerek Diyarbakır'a gidince, hesaplar altüst oldu. Şikayetçi ya da pişman değilim. Diyarbakır'a gitmeseydim Piraye'yi yazamayacaktım. Eczacı olmasam da ne Eroinle Dans'ı ne de En Son Yürekler Ölür'ü yazabilirdim.
Ancak, epeyce zaman yitirdiğimi kabul etmeliyim. Diyarbakır'da yaşadığım yıllar içinde yazmayı sürdürdüm ama, bunları günışığına çıkaracak fırsatı bulamadım. O günlere ait elle tutulur tek atılım, yazdığım bir öykünün (Oğlum), Hürriyet Gazetesi'nin senaryo yarışmasında birinci olup fotoroman olarak çekilmesiydi.
İzmir'e geldikten sonra bir şeyler yapmam gerektiğini düşünüyor, ama aradan geçen yılların ezikliğiyle, kolumun altına dosyamı alıp bir yayınevinin kapısını çalmayı kendime yediremiyordum. Bu arada, öykü yarışmalarına gönderdiğim öyküler ödül almaya başladı. Yanı sıra, Hürriyet Ege ve Yeni Asır'da (İzmir) konuk köşe yazarı olarak güncel yazılar, Milliyet Pazar'da mizahi yorumlar yazıyordum.
1996'da Aziz Nesin'in birinci ölüm yıldönümünde İnkılap Kitapevi'nin düzenlediği mizah öyküleri yarışmasına katıldım ve İster Mor, İster Mavi adlı dosyam yüzlerce eser arasından sıyrılarak basılmaya değer görüldü. İlk kitabımdı! Üstelik bana Türkiye'de mizah öyküleri kitabı olan ilk kadın yazar unvanını kazandırmıştı.
Ardından Rıfat Ilgaz Gülmece Öykü Yarışması Birinciliği geldi. Mizahçılığı tescillemiştik ama, edebiyat dünyasına yanlış kapıdan girmiştik galiba. Mizahın yanı sıra çocuklar için de yazmaya başlamıştım. Çocuk Edebiyatında da her girdiğim yarışmadan ödülle çıkıyordum. Yarışmalar ve ödüller önemliydi benim için.Okumaya değer bir şeyler yazdığımı öncelikle kendime kanıtlamak istiyordum çünkü. Mizah öyküleri ve çocuk kitaplarından önce klasik öykü ya da roman dosyam kitaplaşmış olsaydı, ilk günden, öykücü ya da romancı diye anılacaktım. Plansız ve programsız atılan adımlar, gerçekten çizgimden uzak tuttu beni.
2002'de yetişkinler için ilk öykü kitabım çıktı: Çikolata Kaplı Hüzünler.
2003'te de, benim için bir milat sayılabilecek ilk romanım: Piraye!
Gerisi geldi. Öykü kitapları, romanlar... Bu arada, iki yıl boyunca haftada üç gün, Türkiye'nin en büyük ve en eski yerel gazetesi Yeni Asır'da haftada üç gün köşe yazıları yazdım. 2004 yılı köşe yazarı ödülünü alarak, şimdilik kaydıyla o sayfayı da noktaladım.
Hiçbir yarışmaya katılmıyorum artık. Benim için en büyük ödül, okurlarımın her geçen gün çığ gibi büyüyen sıcacık ilgisi sevgisi.
Bugüne kadar yazdığım tek bir satırdan pişmanlık duymadım. Mizahtan çocuk edebiyatına, öyküden romana uzanan geniş yelpazedeki çoksesliliği gücüm yettiğince sürdürme kararındayım. Tabii okurlarımın o eşsiz desteğiyle...Onlar istediği sürece.
ESERLERİ:
Roman: Piraye, En Son Yürekler Ölür, Yüreğim Seni Çok Sevdi, İz, Eroinle Dans, Issız Erkekler Korosu, Hasret
Öykü: Çikolata Kaplı Hüzünler, Söylenmemiş Şarkılar, Aşkın Sanal Halleri
Çocuk Öyküleri: Sevgi Yolu, Arkadaşım Pasta Panda, Sokakların Prensesi Şima, Aliş ile Maviş
Çocuk Romanları: Sokaklardan Bir Ali, Beyaz Evin Gizemi, Ah Şu Uzaylılar, Sevgi Dolu Bir Yürek
Gençlik: Yolum Düştü Amerika'ya
BAYAN'IN DÜŞÜNCELERİ:
Canan Tan; favori yazarlarımdan biri...
Benim okuduğum ve sevdiğim kitapları; Piraye, En Son Yürekler Ölür, Eroinle Dans.
Canan Tan'ın en sevdiğim yönü, kitaplarında anlattığı bir şehri rehber edasıyla anlatması. Çok gerçekçi ve insanın içine işleyen bir anlatım tarzı var. Ve kitapları kurgu olmasına rağmen fazlasıyla gerçek gibi...
Canan Tan için başka diyecek bir şeyim yok. :) Zaten kendini kitaplarıyla anlatıyor.
Siz en iyisi vakit kaybetmeden bir Canan Tan kitabı okuyun! :)
Hiç Canan Tan kitabı okudunuz mu? Okuduysanız hangi kitap ve Canan Tan hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?
Sorumu dikkate alırsanız çok sevinirim :)
Sevgilerr!
15 Ağustos 2014 Cuma
#okuduklarım10: Cellât/Cihan Erdem
Tarihin hala çözülemeyen sırları, gelecekte bizi bekleyen gizemler, Cihan Erdem'in kalemiyle bu kitapta buluşmuş.
Tarihle bir ilgim alakam olmadığını daha önce de dile getirmiştim. Bu kitabı elime aldığımda düşündüğüm ilk şey; sıkılmak olmuştu. Ama hiç de sandığım gibi değildi. Hatta kitap tek kelimeyle harikaydı. Sürükleyici ve mükemmel...
Kitapta ilk önce; Yavuz Sultan Selim dönemi ele alınmış. Tarihte yaşanılanlar adeta bir film izlermişçesine gözümün önünden geçmedi değil. Tüylerimin ürperdi yerler bile oldu... Bu kadar dokunaklı tarih sahneler yazmış olması Cihan Erdem'in büyük bir başarısı.
Kitabı okudukça sayfalar ellerimin arasında bir bir eksiliverdi. Zaten ben şahsen tarih sahneleri arasında kayboldum gittim. Beni o kadar içine aldı ki bu sahneler. İlk kez tarih okumaktan sıkılmadım diyebilirim...
Sonra okurken tüm olaylar biranda değişiverdi. Kendimi; tarih sahnelerinin ortasından ayrılıp, farklı bir boyutta buldum. Üstün bir hayal gücüyle anlatılan, gelecekten söz edilmeye başlandı. Gelecekte bizi neler bekliyor, neler yaşayacağız, her şey ayrıntısınca ustalıkla dile getirilmiş. Kitap; karakterleriyle olsun, kurgusuyla olsun mükemmelliği çağrıştırdı bana :)
Cihan Erdem'in kalemine, diline, gönlüne sağlık...
Bu kitabı; tarih okumayı sevmiyor olsanız bile(bende öyleyim ama okudum), en kısa zamanda okuyun.
Ben Cihan Erdem'in diğer kitaplarını da okumayı düşünüyorum...
Bugünlük benden bu kadar ;)
Sevgiler!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


.jpg)

















.jpg)







